1 Nisan 2018 Pazar

Mart'ta Okuduklarım

Öncelikle üşengeç bir insan olmaktan hicap duyuyorum. Şuraya gelip okuduğum birkaç kitap hakkında yazmam çok zor değil aslında. Bir kitabı bitirdikten sonra kaç, bir saat mi harcayacağım şunu yazmak için. Ayıp yemin ediyorum ayıp. Gerçi motivasyon da önemli. Neyse.

Mart ayında bence iyi okudum, tez sağolsun. Teze bu sefer kesin başladığım için gıcır gıcır okumalar yapma fırsatım oldu. Kendime yeni okuma hedefleri belirlemem gerekti okuma işini düzene sokabilmek için. Tabii bu sadece ayda bir sosyal psikolojiyle ilgili kitap okuyayım kararıyla oldu, ama yine iyi. Bu sene için belirlediğim kırk kitabı da yavaş yavaş okuyacağım bir şekilde.

Ayfer Tunç - Yeşil Peri Gecesi

Bu kitaba güya geçtiğimiz Kasım ayında yine tez vesilesiyle başlamıştım. Sonra işler güçler derken epeyce bir süre yarım kaldı. Sonra yeniden gaza gelince biraz kitabın başlarına göz atıp yeniden başladım. Meraklı okurların bildiği üzere kitaptaki anlatıcı karakterin bir adı yok; fakat aslında ana karakter Ayfer Tunç'un önceki kitaplarından biri olan Kapak Kızı'nda bahsedilen kapak kızı yani Şebnem. Orada adı geçen karakter, burada okura kendi hayatını anlatıyor.

Benim kitabı okuma sebebim 2000li yılların toplumsal yapısını iyi anlatabileceğini düşünüyor olmamdan kaynaklanıyordu. Açıkçası bu konuda iyi bir seçim de yaptığımı düşünüyorum. Ayfer Tunç sert bir şekilde dönemde özellikle yükselmiş olan hedonizmi, başarı ve güç arzusunu iyi eleştirmiş diye düşünüyorum.

Şebnem hayatına yön verirken, her ne kadar sürekli mağdur olsa da hayatta kalmayı başarmış güçlü bir kadın karakter ve bu da okumayı oldukça lezzetli bir hale getiriyor. Özellikle olayların kurgusu, kurgunun lineer bir şekilde ilerlemeyip karaktere dair çarpıcı detayları yavaşça öğrenmemiz anlatımı güçlendiriyor diye düşünüyorum.

Goodreads'te 5 üzerinden 5 verdiğim doğrudur.

Halide Edip Adıvar - Sinekli Bakkal

Bu da yine tezim için okuduğum, döneminin sosyolojik yapısını anlattığını düşündüğüm bir eserdi. Hakkında okuduklarım konusunda yanılmamışım ve bu yüzden tezim için faydalı bir okuma olduğunu düşünüyorum. Herkesin de hakkında konuşmayı pek sevdiği bir kitap bu aslında ve sebebini de anlayabiliyorum. Çünkü bence Halide Edip, Türkiye tarihindeki ilk Orhan Pamuk. Böyle diyorum; çünkü Halide Edip de Orhan Pamuk gibi romanını kaleme alırken amacı kültürümüzü ülke dışına açıklayarak aktarmaktı. Sinekli Bakkal, 1935 yılında yani Türkiye'de yayınlanmasından bir sene önce İngiltere'de The Clown and His Daughter adıyla yayınlanmış. 1936 yılında Halide Edip'in kendisi tarafından çevrilmek denilebilir mi bilmiyorum ama yeniden yazılarak Türkiye'de basılmış. Hatta birçok eleştirmen de bu bir senelik süreçte yeniden yazılan kitabın imla ve anlatım hatalarıyla dolu olduğunu söylemekten geri kalmıyorlar. Şu cümlenin arkasına az daha referans ekliyordum. Tez yazmak insanı böyle etkiliyor demek ki, hehe.

Kitabın kültürümüzü ecnebi kültürlere tanıtmak amacıyla yazıldığı için ciddi anlamda iyi bir sosyolojik yansıması var. Buna rağmen Halide Edip'in kendi içinde yaşadığı bütün ikilemleri kitabın ana karakteri olmayan ama kitap biraz onun hakkındaymışçasına okuduğumuz karakteri Rabia da aynı şekilde yaşıyor. Doğu-Batı çatışması, Rabia'nın muhafazakar kalmak istemesi fakat bireysel ve bağımsız birçok davranışının bulunması da çok çelişkili. Berna Moran'a ve birçoklarına göre Rabia edebiyatın imkansız bir karakterlerinden biri. Ve tezimde bu yüzden beni çok zorluyor. Zalim kadın.

Kitaba, Rabia'ya katlanamadığım için 5 üzerinden 4 verdim.

Ahmet Hamdi Tanpınar - Huzur

Bu, benim tamamen kendi eğlencem için okuduğum, belki de okumamam gereken bir kitaptı. Tanpınar deneyimimi her seferinde geliştirmek istiyorum, fakat her seferinde çok zorlanıyorum. Eğer Tanpınar'ı akıcı bir şekilde okuyabilen biri varsa, kendisini tebrik ederim, çünkü ben yapamıyorum. Mümtaz'la birlikte düşüncelere dala dala okudum bu kitabı. Hakkında çok okuduğum için az çok tüm hikaye örgüsüne hakimdim okurken ve zevk almam gereken tek şey üsluptu. Fakat üsluptan zevk alabilecek kadar da iyi bir okur olmadığımı düşünüyorum. Tanpınar bir kez daha, şimdilik okuduğum, fakat ileride yeniden okumamı gerektirecek bir okuma yapmama sebep oldu. Yeni bir Tanpınar şaheseri okumadan önce bir beş yıl daha beklemem gerekecek.

Akıcılığımı yitirdiğim için kitaba değil, kendime 5 üzerinden 4 verdim.

Mehmet Eroğlu - Zamanın Manzarası

Yine tez için yaptığım bir okuma. Zamanın Manzarası'na 2014 yılında Roman İnceleme seminerlerinde başlamıştım, yarısına kadar okumuştum ama sonra sınavlar ödevler derken öyle kalıvermişti. Hatırladığım kadarıyla tezimde işe yarar diye düşünmüştüm. Okuduğum diğer kitapların aksine daha çok karakter tahlili daha az sosyolojik olgular içeriyordu.

Kitap daha çok bir yazarın, yaz(ama)ma süreci üzerine kurulmuş. Etkileyici aforizmalar kurguyu ayakta tutuyor. Kimi yönlerden bazen kendimi Celiné okur gibi hissettiğim de oldu. Kendi okurluğum adına konuşursam bir kitapta bu kadar çok aforizma okumak beni zaman zaman yoruyor. Bütün kurgu aforizmalar çevresine yapılmış gibi hissedebiliyorum, böyle düşünmek beni rahatsız ediyor. O yüzden aforizma sevmeyen biri için yarıda bırakılabilecek bir kitap olabilir çünkü Barış, tespitlerini okurun üzerine saçmaya bayılan bir ana karakter.

Aradığımı bulamadığım ve aforizmalarla yorulduğum için 5 üzerinden 4.

30 Ağustos 2017 Çarşamba

Uyanış

Altın Kitaplar'da çevirisi Uyanış olmasına rağmen, Can Yayınları Uyanış'ı, Özgürlük Yolları serisinin ilk kitabı Akıl Çağı olarak çevirmiş. Ben hangi şehirde, ne zaman, hangi sahaftan bulduğumu bilmediğim bu kitabın varlığını epeydir unutmuştum. Camus okuduktan sonra ister istemez sakıncalı okumalarıma devam etmek istedim.

Bütün Ağustos ayını bu kitabı okuyarak geçirdim. Kitap ana karakter Mathieu'nun, yedi senedir yattığı fakat sevgili olmadığı Marcelle'i hamile bıraktığını öğrenmesi ile başlar. Mathieu'nun aklından ilk geçen şey çocuğun aldırılması gerektiğidir; aksi takdirde Mathieu, Marcelle'le evlenmek zorunda kalacak ve çocuk doğacaktır: Bu da Mathieu'nun artık özgür olamayacağını gösterir.

Mathieu çocuğun aldırılması gerektiğinden o kadar emindir ki Marcelle'in çocuğu tutmak isteyip istemediğini sormaz bile. Tüm kitap boyunca Mathieu, çocuğu aldırmak için gerekli parayı birkaç gün içinde bulmaya çalışır. Mathieu'nun bu takıntısı, "eh bulamazsam Marcelle'le evlenmek zorunda kalacağım" düşüncesi işlendikçe içim sıkıldı. Marcelle, Mathieu'nun ve kendisinin de fark ettiği gibi bir köle zihniyetiyle, doğrunun Mathieu tarafından bilindiğine karar vererek, kendisine sorulmamasının doğal olduğunu düşünerek, çocuk istiyor olmanın utancıyla sıkıldıkça sıkıldı. O sıkıldıkça ben haykırmak istedim.

İkisinin karşıtlığını şu düşüncelerle yansıtmaya çalışayım:

Mathieu:
"Bir çocuk. Ona zevk verdiğimi sanıyordum, bir çocuk verdim. Ne yapacağım bilmem! Şimdiki halde şu dört yüz frangı o karıya vereceğim, aletini Marcelle'in bacaklarının arasına sokacak ve kıvıracak; hayat geldiği gibi uzaklaşıp gidecek. Ben ise bu hayatı yarattığım sıradaki gibi yok ederken de ödlek kalacağım. Yaptıklarımı anlamıyorum. ... Ya diğerleri? Baba olmağa karar verip kendilerini aşılayıcı olarak hissedenler, karılarının karınlarına baktıklarında benden daha iyi mi anlayabiliyorlar? Onlar oraya bilmeden bir iki kuyruk vuruşuyla gitmişlerdir. Gerisi karanlık odanın, ve fotoğrafçılıkta olduğu gibi jelatinin işidir." 
Marcelle:
"Orada," diye düşündü. Orada. Canlı ve kendi gibi kötü talihli bir şey. Onunki gibi boş ve lüzumsuz bir hayat... Birden ihtirasla düşündü: "Aptal da sakat da olsa benim olacaktı. Benim olacaktı..." Ama bu gizli arzu, bu karanlık yemin o kadar yalnız, o kadar itiraf edilmezdi ki, herkesten saklamalıydı, çok geçmeden suçlu olduğunu anladı ve kendinden bile nefret etti. 
Kürtajla ilgili düşünmek oldukça zor bir şey. Çevremizdeki tüm erkeklerin bu konu hakkında söylecek bir şeyi var çünkü. Bazen arkadaşlarımla konuştuğumda, istemeden hamile kalsam aldırmak konusunda çok zorlanacağımdan bahsediyorum. Erkekler "Olur mu öyle şey?!" diye başlayıp "Tüm hayatını mahvedeceksin!!!"/"Nasıl bakacaksın!!??"/"Ya babası istemezse!!??"ye kadar uzanan bir skalada milyonlarca laf söylüyorlar. Bir kere hormonlar salgılanınca kadınlar olarak ne kadar doğru düşünüyoruz bilmiyorum ama ikinci haftadan itibaren fetüsün uzuvlarının oluştuğunu bilmek tüm hümanist duygularımda çatışmalar yaratıyor: Böyle bir şey söz konusu olursa, kendi hayatım mı, yoksa taşımakta olduğum hayat mı? diye durup düşünüyorum. Kendi hayatımız sanki mahvedilemeyecek kadar güzel gidiyormuş da, dünyaya bir çocuk getirmek her şeyi tepetaklak yapacakmış gibi konuşuyoruz bazen. Burada ben tutup da anneliği övmeyeceğim tabii ki, arkadaşlarıma karşı ne kadar anaç hisler beslesem de, çocuklarla dünyadaki en iyi şekilde anlaşan insan ben değilim kesinlikle. Sadece fazla düşünmenin, bazen özgürleşmenin önüne geçip bize farklı kararlar, belki pişman olacağımız belki de bizi daha mutlu edecek kararlar verdireceğinden bahsetmeye çalışıyorum.

Mathieu'nun kardeşi Jacques, ona borç almaya gittiğinde çıkıp Mathieu'yu eleştirince sevindim desem yeridir:
(Jacques:)
"Çocuk düşürmenin prensiplerine uyduğuna tamamen emin misin?"
"Neden olmasın?"
"Bilmiyorum, bunu bilmek sana düşer. İnsan hayatına saygı gösterdiğin için barışçısın. Oysa şimdi bir hayatı yok edeceksin."
...
(Mathieu:)
"Çocuk düşürme, çocuk öldürme değildir"
"Doğru. Kabul ediyorum. Çocuk düşürme, bir çocuk katli değildir, metafizik bir cinayettir. Zavallı Mathieu'm benim ne metafizik ne de kusursuz cinayetlere itirazım yok. Ama ben asıl, metafizik bir cinayet işlemine itiraz ediyorum."
...
"Mathieu, ... doğacak olan bu çocuk, isteyerek kabullendiğin bir durumun akla uygun sonucudur; onu ortadan kaldırmak istiyorsun, çünkü hareketlerinin bütün sonuçlarını kabul etmek niyetinde değilsin. Bak, sana gerçeği söyleyeyim mi? Belki de tam şu anda kendine yalan söylemiyorsun; ama senin bütün hayatın yalan üzerine kurulmuş."
...
(Jacques, Mathieu'nun Marcelle'le neden evlenmediğini açıklıyor:)
"Sen, bu özgür görünüşten rahatlık duyuyorsun; evliliğin bütün nimetlerine sahipsin ve kusurlu taraflarını reddetmek için prensiplerine sarılıyorsun. Durumu düzenlemeği reddediyorsun, bu sana kolay geliyor. Bu durumdan acı çeken biri varsa, o da sen değilsin."
Jacques, Mathieu'nun hapsolduğu özgürleşme düşüncesini yıkmak için biraz çaba sarf ediyor; ama Mathieu'yu ikna edemeyeceğinin de farkında. Her şeyi baltalayan konuşmasıyla özgürleşmenin uygar toplumlarda kaybolacağına insanı ikna ediyor. Kitaptaki gerçeklik duvarı, mantığın sesi Jacques'ın ağzından konuşuyor. Mathieu buna da sırt çeviriyor.
Binlerce günlük üzüntü içinde bekliyordu, bu süre içinde elbet kadınların peşinden koşuyordu, seyahatlere çıkıyor ve ayrıca hayatını da kazanması gerekiyordu. Ama bütün bunların arasında tek arzusu kendini emre hazır tutmak olmuştu. Bir hareket için. Bütün hayatını kavrayacak ve yeni bir varolmanın başlangıcı olacak özgür ve kararlı bir hareket. Kendini asla, bir aşka ya da bir zevke bütünüyle verememişti. Hiçbir zaman gerçekten mutsuz olmamıştı: Her zaman başka bir yerdeymiş ve henüz tam anlamıyla doğmamış gibi geliyordu ona. Bekliyordu. Ve bütün bu süre içinde yıllar yavaşça ve sinsi sinsi gelmişler, onu otuz dört yaşında arkadan yakalamışlardı. 
Korkunç olansa, özgürleşirken aslında her şeyden temelde ayrışıyor olma fikri. Mathieu da bunun farkında; ama belki de senelerini özgürleşmeye harcadığı için daha bekleyebileceğini düşünüyor. Son zamanlarda ben de böyle hissediyorum. Hiçbir şeyi tam anlamıyla yaşayamamışlık ve daha da kötüsü yaşayamayacak olma hissi beynimi işgal ediyor. Bütünüyle bir şeyi yaşayacağıma inandığım şeye kendimi saklıyormuşum gibi duruyorum. Daha büyük bir üzüntü, tüm bu yaşadığım üzüntülerimi birer sıyrık gibi gösterecekmiş diye kendimi tutuyorum. Her üzüntüme katlanmam gerekiyormuş da en büyüğüyle karşılaştığımda kendimi salıp ağlayabilecekmişim gibi yaşıyorum. Sonra tüm üzüntüler, ben tamamıyla anlamadan, fark ettirmeden geçip gidiyor ve ben yaşayamamışlığımla ortada kalıyorum. Komik.

Çok sancılı, gelgitli bir okuma dönemi geçirdim. Birkutukitap'tan kitaplarım geldiği anda Uyanış'ı bu sene okuyamadığım kitaplar arasına koymaya çoktan karar vermiştim. Ama ruh halimi çokça işgal eden şeylerle paralel gittiği için de ne kadar nefret etsem de devam ettim.

Tatsız okumalara ara vermek dileğiyle.


1 Ağustos 2017 Salı

Temmuz'da Okuduklarım

İzmir'den selamlar!

Art Spiegelman - Maus (My Father Bleeds History)

Maus bir grafik roman serisinin ilk kitabı. Onur okumam için uzatınca arka kapağa ve içeriğe göz attıktan sonra alıp okumaya başladım. Onur'la ilişkimiz de onun grafik romanlar benimse düz romanlar önerdiğim bir edebi alışveriş şeklinde açıklanabilir.

Çizgilerin etkileyiciliği bir yana üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin tüm II. Dünya Savaşı hikayeleri, kurguları ve alternatif tarihine ilgi duymadan edemiyorum. Bu yüzden ister istemez okurken çok etkilendiğim bir hikaye oldu Vladek'in hayatı. Kitap Vladek ve eşi Anja'nın tanışıp evlenmesiyle başlıyor; daha sonra savaş patlak veriyor; Yahudiler için hayat giderek zorlaşıyor; Vladek ve Anja'nın ailesi bu süre boyunca sürekli yer değiştiriyorlar ve ilk kitap Vladek'le Anja'nın Auschwitz'e varmasıyla sonlanıyor. Vladek'in hayatta kalma stratejileri, Arthur'la güncel olarak konuşup her şeyi açıklaması hikayeye derinlik katıyor. Kısacası bu dönemler hakkında okumayı seven okur için etkileyici bir kitap. Çizgiler de cabası.

Albert Camus - Sisifos Söyleni


Çok uzun zamandır, yani liseden beri okumak istediğim bir kitaptı bu. Lisede yoğun bir şekilde varoluşçuluk üzerine okumalar yapıp bu felsefeyle yoğrulup can sıkıcı bir duyarlılıkla büyüdükten sonra uzunca bir süre bu tarz okumalar yapmıyordum. Çünkü varoluşçuluğun, insanı yoğun bir buhran içine kolayca fırlatabilen bir yapısı var bana kalırsa. Bazen tamamen "düşünmeden, hissetmeden" yaşamak isteyen bir insana dönüşmeyi de sırf bu yüzden, bu buhrandan ötürü istediğimi fark ediyorum. Keşke daha az okuyup daha az düşünerek, hayatta kalmaya odaklanarak, bilinçlenmeden yaşasaydım, yaşasaydık diye düşünüyorum. Fakat bir kere bu hatayı yapınca iyice içine çekilmek de kaçınılmaz oluyor.


Tüm bunları düşünürken, Sisifos Söyleni'nin, aslında biraz umut verici bir kitap olduğunu fark ediyorum. Zaten bilinçle yaşadığımız tekdüze hayatımız da ister istemez "umut"la şekilleniyor. "Umut" kavramı hem toplumsal hem de akademik olarak beni uzun süredir etkiliyor. Düş kurmuyoruz, umut ediyoruz. Kendi yeterliğimize inanıyoruz ama toplumu da iyileştireceğimizi umut ediyoruz. Bizi hayatta tutan şey de bu biraz. Kendimde ve çevremde genelde bunu gözlemliyorum. Bunu yaşamak zaman zaman çok zor geliyor. Çünkü umut etmenin temeline "sabır"ı koymamız gerekiyor. Hepsi parça parça bizi yaratıyor ve neslimizi mahvediyor. Çoğu zamanımızı umutsuz geçirirken, hiçbir şeyi yola koyamayacağımızı hissederken, aslında bizi var eden şeyin bu "umut" olduğunu fark ediyoruz.


Hayatımızı öğrenilmiş çaresizliğimizle sürdürüyoruz. Özellikle akademide bunu net bir şekilde görebiliyorum. İçimizdeki şevki yavaş yavaş gerçekliğe teslim ediyoruz. Hayalini kurduğumuz şeylerin üzerine toplum gerçekliğini serptikçe tüm umudumuz içimizde giderek daha derinlere yol alıyor. Ama bu garip bir şekilde umudun kaybolmasındansa daha da güçlenmesine sebep oluyor. Kafamız karışık. Ne kadar derine gömersek gömelim daha da güçlenen bir travma gibi umut etmeye devam ediyoruz. Bilinç ve umut, bizim belamızı vermiş.


Kitabı okurken de işte bunları düşündüm. Camus basit bir şekilde başlıyor:

Düşünmeye başlamak, için için yenmeye başlamaktır. Bu başlangıçlarda toplumun fazla bir etkisi yoktur. Kurt insanın yüreğindedir.
Bu cümle bile içimizde bizi tüketen şeylerin bilinç ve umut yüzünden olduğunu anlamamıza yetiyor. Düşünmenin bizler için ne kadar fena olduğunu görmeden edemiyorum. Basit olmak istiyorum. Düşünceden ayrışmak ve hayata ayak uydurmak istiyorum. Sanırım bu yüzden Tahsin Yücel "absurde" kavramını "uyumsuz" diye çevirmekte bir sakınca görmemiş. Çünkü düşünerek, uyumdan uzaklaşıyoruz. Birkaç sayfa ileride can sıkıntım ister istemez devam etti:
İnsan düşüncesinin bir anlam taşıyabilecek biricik tarihini yazmak gerekseydi, yapılacak şey birbirini kovalayan pişmanlıklarının ve güçsüzlüklerinin tarihini yazmak olurdu.
Sanırım  bize en fazla umut veren şey pişmanlıklarımız ve güçsüzlüklerimiz; çünkü bunları aşabileceğimizi ya da telafi edebileceğimize inanıyoruz. Düşünen insanlar olarak pek akıllı sayılmayız. Her şeyi kafamızda çözebileceğimize inanırken bir yandan da kafamızı karıştırmaya devam ediyoruz. Geceleri gözümüze uyku girmeyinceye kadar düşündüğümüzde de yaşantımıza küfür etmekten başka bir şey kalmıyor geriye.
Uyumsuzluk, anlaşıldığı andan sonra bir tutkudur, tutkuların en can alıcısıdır. Ama tutkularımızla yaşayabilecek miyiz, yaşayamayacak mıyız, yüreğimizi bir yandan coştururken, bir yandan da yakacak olan derin yasalarını benimseyecek miyiz, benimsemeyecek miyiz, işte tüm sorun bu.
Daha sonra Camus, "uyumsuzluk" kavramının ne kadar büyük bir çelişki olduğundan da bahsediyor. İçinde yaşamaya alıştığımız ama her gün yeni bir savaşla kaçıp kurtulmaya çalıştığımız bir kuyunun dibinde oturuyoruz. Karanlığın sayesinde görmediğimiz ve görmemeyi tercih ettiğimiz, çevremizi saran her şeyin bildik hissi bizi kuşatmış durumda. Kuyunun öteki ucunda zaman zaman belli ışık pırıltıları yakalayıp heyecanlanıyoruz. Gerizekalı gibi umut ediyoruz. Bilmediğimiz bir dünyanın hayaliyle kuyudan çıkmak için tırmanmaya çalışıyoruz ama ne kadar dipte olduğumuzu kestiremiyoruz; yorulup geri düşüyoruz.
Kişiyi çalıştıran ve çırpındıran her şey umuttan yararlanır. Öyleyse aldatıcı olmayan biricik düşünce kısır bir düşüncedir. Uyumsuz dünyada, bir kavramın ya da bir yaşamın değeri kısırlığıyla ölçülür.
Bir itici güç olarak umut, bence varlığımızı tehdit eden en büyük şey. Çabaladıkça mutsuzlaşıyoruz, çünkü ulaşamadığımız her şeyi fark ediyoruz. Epey tehlikeli bir durum bu. Düşündükçe keşfetmek bize haz verdiği kadar, bize elde edemeyeceğimiz fakat elde etmek için harcayacağımız gücü fark ettirdiği için acı ve huzursuzluk da veriyor. İnsan olarak korkunç bir yazgıyla, düşüncelerimizle yüzleşmek üzere yaşıyoruz.

Bu kadar kederli yorum üzerine bu kitabın nasıl bana umut verdiğini anlatmam hem çok basit hem de çok zor. Her ne kadar rahatsız olacak kadar bilinçten usanmışsak da, düşüncenin getirdiği o saf umutlanma halinden kendimizi ister istemez çıkaramıyoruz. Bu korkunç kısır döngüye kendimizi hapsetmişiz. Umut ederek, elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışacağız ama en sonunda Sisifos gibi kayanın aşağı yuvarlanmasına izin vereceğiz.


Bu yüzden hep yaptığımızı yapıp kederle umutlanalım.